Enerji Yatırımları ve Türkiye Kamu Bütçesi için Madde 75!

20 Ağustos’ta Meclis’in onayladığı Madde 75 ne tür imtiyazlar veriyor?                   (Güncelleme: Kanun No: 6745 olarak kanun oanya gitmiş olup, madde numarası ise 80 olmuştur)

Enerji, Türkiye’nin kalkınma planlarında ve 2023 vizyonunda stratejik önem verilen konuların başında geliyor. Türkiye ekonomisi için, sürdürülebilir, iklim dostu enerji üretimi ve enerji verimliliği konuları stratejik öneme sahip.

Bu yüzden de, Türkiye’nin yoğun gündeminde, enerji konusunda politikaları takip etmek ve bu politikaların etkilerini irdelemek çok önemli hale geliyor. Keza, enerji politikaları, orta ve uzun vadede Türkiye ekonomisinin geleceğine yön verecek.

Geçen hafta, Türkiye gündeminin ilgi çekici konularının başında Türkiye Varlık Fonu yasa tasarısı geliyordu. Ancak, yasa tasarısının içinde enerji yatırımlarını da doğrudan ilgilendiren ve ülkemizin kamu kaynaklarını etkileyen bir madde daha Meclis tarafından onaylandı.

Md75BilgiNotu

Madde 75 ne diyor?

20 Ağustos 2016’da kabul edilen kanuni değişikliklerde enerji meselesini doğrudan ilgilendiren Madde 75’in ile önemli değişiklikler yapıldı ve Bakanlar Kurulu’na tüm diğer bürokratik mekanizmaları ortadan kaldırabilecek geniş yetkiler verildi. Geçtiğimiz Cumartesi sabaha karşı kabul edilen Madde 75 Cumhurbaşkanlığı’na onaya sunulacak.

Yasa kapsamında, denetimsizliği arttıracak ve kamu bütçesine büyük ek yükler getirerek bütçe açığının artmasına sebep olabilecek imtiyazlar, Bakanlar Kurulu tarafından şirketlere sunulabilecek.

Yasa maddesi ile beraber Bakanlar Kurulu, Ekonomi Bakanlığı’nın önerdiği projelere, vergi, teşvikler, arazi ve bina tahsisi, denetim ve onay süreçleri ile üretim maliyetlerini yüklenme alanlarında destekleri verebilecek.

Öncelikle, devlet, ilgili yatırımlar hayata geçebilsin diye önemli vergi gelirlerinden vazgeçebilecek.

Kurumlar Vergisinden Muafiyet

Bakanlar Kurulu, yasa maddesine göre, ilgili projelere, kurumlar vergisini yüzde 100 oranında uygulayabilecek. Bu kurumlar vergisi muafiyetinin ne kadar uygulanacağı ise iki alternatif biçimde belirlenebilir. Birinci alternatife göre, yapılan yatırımın iki katına ulaşılana kadar kurumlar vergisi muafiyeti uygulanabilir. Ya da 10 yıl boyunca kurumlar vergisi muafiyeti verilebilir.

Stopaj Muafiyeti

Şirketlerin, emlak ya da hisse senedi sattıklarında stopaj ödüyorlar. Madde kapsamında, bu gelirlere de muafiyet verilebiliyor.

Son olarak ise, gümrük vergisinden de muafiyet kararı alınabilecek.

49 Yıl Bedelsiz Kiralama

Eğer yatırım, hazineye ait bir arazi veya mülkte yapılacak olursa, 49 Yıl Bedelsiz Kiralama kararı alınabilecek.

Bedelsiz Özelleştirme

Hatta yatırım biter ve ayrıca sadece 5 yıl boyunca, çalışan hedefini tutturursa, şirket bedelsiz olarak kamu arazisine ve mülküne sahip olabilir.

%50 İndirimli Elektrik

Üstelik, Şirketlere , enerji tüketiminde, 10 yıl boyunca yüzde 50 indirimle elektrik desteği verilebilecek. Şirketler, bunu indirimi işletme dönenimde karşılayabilecek.

10 Yıl Risksiz Kredi Fırsatı

Şirketler eğer yatırım için kredi çekerlerse, 10 yıl boyunca bu yatırım kredisinin faizlerini devlet karşılanabilir. Kredi için hibe verilebilir, kar payına destek verilebilir. Yani, yatırımın ortaya çıkacak tüm kredi risklerini, devlet üstlenecek.

Asgari Ücretin 20 Katı Maaş 

Madde 75 kapsamında, Projelerde belirlenen nitelikli çalışanın her biri için aylık asgari ücretin 20 katına kadar ücret desteği de verilebilecek. Şirketler devletin parası ile onlarca yaklaşık 33000 TLye maaşlı eleman çalıştırabilecek. Tüm çalışanların ise 10 yıl boyunca işveren sigorta prim payını da Bakanlar Kurulu ödeme kararını alabilir.

Müşteri de Devlet

Yasa kapsamındaki diğer ilginç madde ise alınabilecek kararlar ile süresi belirsiz bir biçimde ürünlere yine ürün birim fiyatı Bakanlar Kurulu tarafından belirlenecek şekilde alım garantisi uygulanabilir.

Yatırımın Yüzde 49’u da devletten!

Yasa kapsamında, eğer karar verilirse, yatırımın %49’unu da devlet ortak olarak üstelenebilir. Devlet yatırımın yarısını 10 yıl içinde elden çıkarmak zorunda. Yani, yatırımın kuruluş aşamasındaki maliyetlerine de ortak olacak olan devlet, yatırımı 10 yıl içinde, belki de kar etmeye başlamadan, yeterince değerlenmeden satmak zorunda.

Tek Bir Proje Tüm Destekleri Alabilir

Bakanlar Kurulu bu desteklerin tamamını bir projeye verebilir. Yasaya göre, her proje her maddeden faydalanabilir. Yukarıdaki desteklerin toplamı, bir yatırımın hayata geçmesi için gerekli olan maliyetlerin büyük bir bölümünü devlete yükleyebilir. Devlet, yatırımın maliyetlerinin milyarlarca bölümünü ödeyecek ama şirketler yatırımın sahibi olacak.

Ayrıca, Bakanlar Kurulu Madde 75 ile bir projenin geçmesi gereken tüm izinleri ve denetim süreçlerini iptal edebilir. Yani, devlet, bir yatırımın tüm risklerini üstlenmek ile kalmıyor, bu yatırımın ekonomiye faydalı olup olmadığını belirleyecek olan, kamu çıkarının denetleyen tüm süreçleri iptal edebilir.

İdari İstisnalar!

Keza yasa kapsamında, diğer tüm kanunlarda belirlenen ve projelerin uygunluğunu, ekonomiye ve istihdama katkısının kamu tarafından denetlenmesini sağlayan tüm denetim mekanizmaları ortadan kalkıyor. Bakanlar Kurulu tüm bu süreçlere istisna verebilir.

ÇED Raporları, Santral Lisans Değerlendirmeleri, Yasalara uygunluk değerlendirmeleri vs. vs. hepsi es geçilebilir.

Yani, hiçbir denetimi yapılmayan, ekonomik fayda analizleri incelenmeyen, çevre etkisi incelenmeyen bir projenin tüm ekonomik risklerini Bakanlar Kurulu üstlenebilir, çalışanını parasını verebilir, vergisiz kazanç elde etmelerini sağlayabilir.

Özetle, Bakanlar Kurulu isterse, araziyi bedava verecek, yatırımına para koyacak, yıllarca vergi almayacak, çalışan maaşını ödeyecek. Üstüne üstük, yatırımın müşterisi de olacak.

Şeffaflık Meselesi

Madde 75 hiçbir darbenin hayal edemeyeceği bir şekilde şirketlere imtiyazlar sağlıyor. Kamu kaynaklarının, hiçbir denetime sunulmadan şirketlere verilmesini olanaklı hale getiriyor. İzinsiz ve lisanssız yatırımı onaylama konusunda, Bakanlar Kurulu tek yetkili olabilecek. Üstüne üstlük, bu imtiyazlar ile ekonomimizi büyük tehlikeye atacak, gelecek on yıllarımızı verimsiz, kirli teknolojilere feda edecek olan termik santral projeleri, nükleer projeleri gibi projelerin önü açılıyor.

Kömür ve Nükleerin önü açılıyor mu?

Ekonomi Bakanlığı’nın projeyi nasıl belirleyeceği ve Bakanlar Kurulu’nun hangi kriterlere göre karar alacağı konusunda ise büyük bir soru işareti bulunuyor. Madde 75’de “kalkınma planları ve yıllık programlarda öngörülen hedefler doğrultusunda ülkemizin mevcut veya gelecekte ortaya çıkabilecek ihtiyaçlarını karşılama, arz güvenliğini sağlama, dışa bağımlılığını azaltma, teknolojik dönüşümü sağlama, yenilikçi, Ar-Ge yoğun ve katma değeri yüksek olma niteliklerine ayrı ayrı ya da birlikte sahip olan ve proje bazında Ekonomi Bakanlığı tarafından desteklenmesine karar verilen yatırımlar” deniliyor. Ancak bu ifade oldukça sorunlu. Türkiye’nin arz güvenliği politikaları kömüre santrallerinin artması, dışa bağımlılık ise Rusya ile Akkuyu nükleer santrali ile karşılık buldu. Benzer şekilde mevcut politikalar çerçevesinde Haziran 2016’da EPK yasası ile verimsiz linyit projelerine ek mali destekler verilmesi kabul edildi ve darbe girişimi sonrası hükümet yerli kömür santrallerinde yüksek fiyatlı alımların önün açtı

Bütün bunlara rağmen bu projeler bir türlü hayata geçirilemiyor. Örneğin kömür projeleri yatırımcıların ilgisini çekmiyor, çünkü hem küresel ekonomik gelişmeler hem de iklim değişikliği, sağlık gibi etkiler yüzünden bu projelerin verimsizliği önemli tartışma konusu.

Hatta birçok ülke özellikle kömür sırasında hali hazırda planlanmış yatırımlarını iptal ediyor. Hatta yeni kurulan Kosova bile Nisan ayında termik santral projesini iptal etti. (http://www.kosid.org/en/news/62).

Peki yatırımcıların ilgisini çekmeyen, karlılık sorunları yaşayan, toplumsal düzeyde ciddi tepkiler doğuran, ülkelerin vazgeçtiği projeler Türkiye için nasıl bu kadar önemli olabilir ki?

Düşük karbon ekonomisinde rekabet artarken Türkiye’nin yüksek karbon ekonomisine ve o mantığa hizmet eden politikalara dönmesi doğru mu?

 

 

 

Share Button

Rusya ve İsrail ile mesele diplomasi değil, fosil yakıt bağımlılığı

27 Haziran Pazartesi diplomasi haberlerinin gündem olduğu bir gün olarak başladı. İsrail ile Gazze ablukası, Mavi Marmara olayı ve ilintili konularda bir anlaşma yapıldığı duyuruldu. Benzer şekilde Suriye sınırında düşürülen Rus uçağı ile ilgili Kremlin’e özür mektubu iletildiği açıklandı.

Acaba İsrail ile yapılan anlaşma ekonomik olarak alınacak 21 milyon dolar tazminat, yapılacak enerji tesisi, arıtma tesisi ve hastane inşatı ile sınırlı mı? Acaba Rusya’ya iletilen özür mektubu düşen turizm, yapılamayan tarım ihracatı ile mi sınırlı? Bu özür sorunu çözse bile eskisi gibi hızla 2,5 milyar dolar Rus turisti gelirine ulaşamayacağımız açık. Tarımsal ürün ihracatıda 1,2 milyar dolar mertebesinde olsa bile asıl ekonomik boyut bu değil. Bu hesaba enerjiyi katmazsak anlamamız mümkün değil.

Kömür ve İklim Değişişikliği-2016 raporu ile Türkiye’nin enerjide dışa ve fosil yakıtlara bağımlılığını ortaya koymuştuk. Raporda yer alan veriler ile son Rusya ve İsrail ile ilgili gelişmeleri birleştirirsek, meselenin diplomatik krizleri çözmenin ötesinde Türkiye’nin enerjide dışa ve fosil yaktılara bağımlılığı olduğunu çok açık görürüz.

Doğalgaz: Türkiye 1990’da doğalgazdan 3,1 milton tep enerji elde ederken, 2014’de 40,2 milyon tep’e çıktı. Bir başa deyişle 1990’da 1 birim doğalgazdan enerji elde ederken, 2014’de 13 birime çıkardık diyebiliriz. Bununu ezici çoğunluğu ise ithal.

Bunun İsrail ve Rusya ile ne ilişkisi var diye sorabilirsiniz. Rusya Türkiye’nin doğalgaz ithalatının %55’inden sorumlu [BBC Türkçe]. İsrail’in ise batı pazarına açamadığı doğalgaz rezervleri var. Rivayet o ki 50 milyar metreküp doğalgaz ithalatı olan Türkiye’nin İsrail ile planladığı 30 milyar metreküp kapasiteli hat ile gazın 10 milyar’ını ülke içinde, kalanını da Avrupa’da yakılmasını sağlayacak.

Kömür: Türkiye 1990’da 16,1 milyon tep kömürden enerji elde ederken, doğalgazın gelmesi ile azalacağı düşünüldü. 2002’den sonra kömüre dönüş politikası ile 2014’de 36 milyon tep enerji elde ettik. İthalat açısından bakıldığında 1990’da 5,5 milyon ton olan kömür ithalatı 2014’e 30,2 milyon tona çıktı.

Kömür meselesinin İsrail ile bağlantısı yok ama Rusya ile çok var. Rusya’dan 2014’de 8,7 milyon ton kömür ithal ettik. İthal ettiğimiz kömür genelde termik santrallerde kullanılıyor. İthal kömürden elde edilen elektrik ise yerli kömür kadar. Dahası, EPDK’da sırasını bekleyen 25 GW ithal kömürlü termik santral projesi var.

RusyaIsrail

Mesele ne İsrail ile anlaşmanın maddeleri, Rusya’ya 1,2 milyar dolarlık tarım ihracatı yada 2,5 milyar dolarlık Rus turistinden elde edilecek gelir için bir özür değil. Mesele cari açığımızın kaynağı olan enerjide kömürün ve doğalgazın en büyük tedarikçisi olan Rusya ile ilişkileri sürdürerek yakıtı sağlama almak. Mesele İsrail’i enerji bağımlılığımızın artışında doğalgaz tedarikçisi yapmak.

Bir başka deyişle, Türkiye her yerli kömür dediğinde nasıl ithal kömürün önünü açıyorsa, artık diplomasi dediğinde de fosil yakıt ithalatının önünü açıyor. Çünkü Türkiye enerji ve fosil yakıt bağımlısı. Çünkü Türkiye’de dert diploması değil, yüksek karbon ekonomisinin devamlılığı!

 

 

Share Button

Rapor: Kömür ve İklim Değişikliği 2016

Featured

For the English version of the report, click here.

Komur2016kapak

Rapora ulaşmak için resme tıklayınız.

2015 yılında hazırlanan Kömürü Finanse Etmek raporu, alt başlığında da belirttiği gibi Türkiye’nin yüksek karbon ekonomi aritmetiğini ortaya koymaya çalışmaktaydı. Kömür ve İklim Değişikliği-2016 raporu ise, Türkiye’nin bir taraftan iklim değişikliği sözleşmelerine taraf olurken diğer taraftan fosil yakıt merkezli bir politikaya yönelmesinde kömürün rolünü incelemektedir.

Rapor Türkiye’nin, iklim değişikliğine, teslim etmiş olduğu niyet beyanına ve hatta trafo kapasitesine rağmen kömürlü termik santrali geliştirdiğini ortaya koymaktadır. Bir taraftan kömür rezervlerinin tamamını yakmak için model geliştirmektedir. Diğer taraftan pazarı büyütmek için ithal kömürün önünü açmaktadır.

Raporun ortaya koyduğu bazı bulgular:

  • Türkiye’nin sera gazı salımlarındaki artışın en kritik sorumlusu kömür ve doğalgazdır. 1990-2014 arası 259,8 milyon ton emisyon artışının 167,2 milyon tonu kömür ve doğalgazın yakılması ile ortaya çıkan karbondioksit kaynaklıdır.
  • Bu artışlara gerekçe gösterilen “enerji ihtiyacı” aslında sadece fosil yakıtların üretimini ve tüketimine arttırmaya yöneliktir. Bu nedenle, 1990’da %18,6 olan fosil yakıt dışı enerji kaynaklarının payı, 2014’de %9,9’un altına düşmüştür.
  • Kömür tüketimindeki artışın belirleyicisi termik santralleridir. 1990-2014 yılı arasındaki 42,5 milyon ton artışın 41,5 milyon tonundan sorumlu termik santrallerdir.
  • Türkiye toplam kömür tüketimini neredeyse ikiye katlama yolunda giderken, kömür ithalatı 2014’de 1990’ın 6 katı mertebesine ulaşmıştır.
  • Bugün EPDK listelerine göre 59 santral çalışmakta olup, 16 GW kurulu güce sahiptir. Kurulu gücün yaklaşık 6 GW’ı ithal kömür santralleri olup, elektrik üretimi ve kömür santralleri kaynaklı emisyonların yarısından sorumludur.
  • Sadece kömür yakan termik santraller 1990’da atmosfere 22 milyon ton karbondioksit salarken, bu miktar 2014’de 76 milyon tona çıkmıştır. 2014’den sonra eklenen üniteler ile bu miktar daha da artacaktır.
  • Lisans almış ama hiçbir ünitesi çalışmaya başlamayan, ön lisans almış, yada ön lisans başvurusu değerlendirilen 37 santral EPDK listelerinde aday olarak yer almaktadır. Bu aday santrallerin 14 tanesi linyit ve asfaltit yakacak olup, kalan 23 santral kömürü ithal edecektir. Bu santrallere rödovans sözleşmesi olan 2 proje de dahil edildiğinde 29,4 GW aday santral bulunmaktadır.
  • Türkiye’nin yüksek karbon politikaları sonucunda kendi kömürünü yakmak için 4 GW kurulu güç, dünyanın kömürünü yakmak için 25 GW kurulu güç ekleme durumu söz konusudur.
  • Türkiye’nin kömür santralleri geliştirme programı sadece EPDK lisanslama süreçleri ile sınırlı değildir. 2005’de tekrar başladığı kömür arama çalışmaları ile yeni 7,2 milyar ton rezerv eklemiştir. Mevcut ve yeni bulunan rezervler devlet eliyle geliştirilmektedir.
Komur2016-Sekil3

Türkiye’nin kömürlü termik santraller güç ve yakıt projeksiyonu. Detaylar için rapora bakınız.

Kömür ve İklim Değişikliği 2016 raporu Türkiye’nin 2030 yılı için taahüt etttiği salımların 2014 yılından 461 milyon ton daha fazla olduğunu ortaya koymakta, bu artışın neredeyse yarısının kömür santrallerinden kaynaklanacağı öngörüsünde bulunmaktadır. Bugün kömür santralleri Türkiye’nin toplam salımlarının altıda birinden sorumlu olduğu dikkate alındığında, bu pay oldukça yüksektir. Rapor, Türkiye’nin ekonomisini karbon yoğun hale getirmek için sınırları zorladığını da ortaya koymaktadır. TEİAŞ’ın 2026’ya kadar 24,9 GW toplam trafo kapasitesine rağmen aday kömür santrallerinin 29 GW olması yeni rüzgar, güneş yada başka bir kaynağa bile yer olmadığı sonucu anlamına gelecektir.

Raporda yer alan termik santallere haritadan ulaşmak için buraya tıklayınız.

Share Button

Elektrik Piyasası Kanunu Tasarısı hakkında bildiklerimiz ve bilmediklerimiz!

TBMM’nin gündemine Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Teklifi (2/1081) ile Elektrik Piyasası Kanunu ile Bazı Kanunlarda Değişiklik Yapılmasına Dair Kanun Tasarısı (1/715) geldi. Bu teklife dair bildiklerimiz ve bilmediklerimiz oldukça fazla.

Örneğin 2006-2013 arası tüketiciden kayıp-kaçak bedeline ilişkin 33 milyar TL tahsis edildiğini biliyoruz. Ama neden sistemin sahibi kamunun ve dağıtım bölgesinin sahibi dağıtım şirketlerinin bu kadar para almasına rağmen neden bu sorunu çözen yatırım yapmadığını bilmiyoruz. Hatta EPDK 2014 Yılı Piyasa Gelişim Raporu verilerine göre 21 dağıtım şirketinin 10’u kayıp-kaçak hedefine dair yeterli adım atmadığını biliyoruz. İşini yapmayan bu şirketlerin neden cezalandırılmadığını ama tüketicinin cezalandırılıdğını bilmiyoruz.

Mesela Türkiye’nin 2014’de 251,96 TWH ürettiğini (EPDK) ama 207,4 TWh  tükettiğini (TÜİK) biliyoruz. Ama kayıp ve kaçağın da içinde olduğu 44,5 TWh’ın nereden kaynaklandığını, hangi iletim hattı yada trafonun ne kadar kayba neden olduğunu bilmiyoruz.

Elektrik sistemindeki kaçakların doğudaki illerden kaynaklı olduğunu hepimiz duyuyoruz ama sanayinin kaçak kullandığı elektriği bilmiyoruz. Mesela Hasan Balıkçı‘nın kaçak elektrik kullanan imalathaneleri tespit ettiğin biliyoruz ama Adana TEDAŞ‘tan Şanlıurfa‘ya sürgüne gönderenlerin akıbetini tam bilmiyoruz.

Ortada net bir şey var; politik olarak Türkiye kaçak ve kaybın devamını istiyor ve açtığı davalarla “bunu ödemem” diyen tüketiciye engel çıkartmak istiyor. Çünkü Türkiye’nin boşa enerji üretmesi ve tüketmesi gerekiyor. Buna da “enerjiye ihtiyacımız var” diyerek politize ediyor.

Enerjiye ihtiyacımız olmadığını biliyoruz. Sadece 2002-2014 arası birincil enerji arzına bakarsak enerjiye değil başka bir şeye ihtiyacımız olduğunu görürüz. Bu dönemde birincil enerji arzı %58 artmış. Ama kömür kaynaklı enerji arzı %84 artmış. Hes dışı yenilenebilir enerji arzı sadece %17 artmış ama doğalgazda artış %150. Yani bizim enerjiye ihtiyacımız yok, kömüre ve doğalgazı arttırmaya ihtiyacımız var. Tabi buna bir de nükleeri eklemeye ihtiyacımız var. O yüzden Tetaş’ın Kamu İhale Kanunu dışında ihaleye çıkabilmesi için, o yüzden nükleer santrallerin önün açılması için değişiklikler yer alıyor.

Tasarıda ilginç bir madde var. Tam bir dert. Türkiye’nin çok da gündem etmediği bir konuya dair. Özelleştirilen termik santrallerine daha önce iptal edilmesine rağmen çevre mevzuatı uymaması için istisna getiriliyor. Bir başka deyişle, yıllarca elektrikten toplanan paralarla devlet elindeki termik santralleri çevre mevzuatına uygun hale getirmemiş ve bu ayıplı malı özelleştirdiği gibi mevzuata aykırı çalışmasına izin vermek istiyor. Yani halkın parası ile ayıplı bir mal yapılmış, işletilmiş ve satılıyor. Sonrada bu ayıplı malın çevre faturasını halk ödesin deniyor.

Dert bununla da bitmiyor. Tasarı rödovans modeliyle kömür üretimi ve benzer özelleştirme modellerine dair yetkiler veriyor, istisnalar getiriyor. Rödovans modeliyle kömür üretiminin ne olduğunu Soma ile hepimiz öğrendik. Rödovans modeliyle elektrik üretiminin de aslında bir iklimi değiştirme modeli olduğunu ilgili raporum ve meclis gündemine taşınan soru önergesi ile kamuoyu öğrenmeye başladı. İşte bu tasarıdaki değişiklik rödovans sözleşmelerini elektrik üretiminde yaygınlaştıracak.

Şimdi iki şeyi biliyoruz. Birincisi kayıp ve kaçağın azaltılması için yeterli çalışma yapılmayarak tüketiciye ödetilmeye çalışılıyor. İkincisi ise devam eden kayıp kaçak ile daha fazla enerji üretimi sağlanacak ve böylece kömür ve doğalgazın tüketilmesi arttırıalacak. Tabi bir de yanına nükleer eklenecek.

Son birşeyi daha bilmemiz gerekiyor. Arz tarafında sorun belli. Peki talep tarafında sorun ne? Talep taratında bu üretim nereye gidiyor? Cevabımız verelim; ticaret sektörü ve kamu binaların artan enerji ihtiyacına gidiyor.  1990’da elektrik tüketimine 1 dersek, 2014’de 4,4’e eşit oluyor. Peki ticarethanelerin ve kamunun tüketmine de 1 dersek 2014’de kaç oluyor? Cevap basit, ticarethaneler 14,4’e kamu ise 5,6’ya çıkıyor! Tabi residansların baş gösterdiği ülkemizde meskenleri de unutmayalım. Oradada 2014’de 5’e yükseliyor. (Bknz: Enerji ihtiyacımız AVM’ler yüzünden mi?)

Denklemi kuracak olursak, daha fazla avm, verimsiz kamu binası ve residans, daha fazla kayıp kaçak daha fazla kömür doğalgaz ve nükleer demek. Kayıp kaçağı azaltırsanız, 44,5 TWh’ı azaltırsanız ne kömüre ne doğalgaza ne de nükleere ihtiyacınız olur. Verimsiz kamu binalarını, ışıl ışıl rezidans, iş merkezi yada AVM yapmazsanız enerji piyasası kanunu yerine enerji verimliliği kanunu konuşursunuz.

Son olarak, bir örnekle bitirelim.

Türkiye’yi bir buzdolabı markası olarak düşünün. Satıcı diyor ki “Hem yerli, hem daha fazla tüketiyor, hem de bu tüketimi karşılamak için kompresörüne doğalgaz ve kömürlü termik santralinden elektrik bağlamanız gerekiyor. Tabi nükleer santral olursa daha iyi çalışacak.”.  Şimdi Türkiye gibi bir buzdolabı olsa siz alır mısınız?

 

Share Button

Rapor: Rödovans Modeliyle İklim Değişikliği

13 Mayıs 2014 tarihinde yaşanan Soma faciası ile Türkiye rödovans yoluyla kömür üretimini öğrendi. Rödovans yoluyla kömür üretiminin geliştirildiği dönemde rödovans yolula elektrük üretimi sözleşmeleri de devreye girmeye başladı. Rapor, Soma’da 301 canla ödenen bu model, şimdi elektrik üretimi ile daha fazla iklim  değişikliği olarak ödenecek bir fatura olarak karşımızda durmaktadır.

RodovansElektrik

Rapora ulaşmak için tıklayınız.

Rödovans Modeliyle Elektrik Üretimi; Rödovans Yoluyla İklim Değişikliği raporu geçmiş yıllardaki verileri analiz etmekte olup, politikaların geleceğe dair yansımalarını ortaya koymayı amaçlamaktadır. 2004 yılında BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne Türkiye taraf olduktan sonra olan gelişmeleri rapor bulguları ile ortaya koymakta:

  • 1985 yılında ara verilen kömür arama çalışmalarına Türkiye 2005 yılında tekrar başladı.
  • 2015 yılına kadar 7,2 milyar ton kömür rezervi tespit edildi. Bu rezervin tamamı yakılması durumunda Etiyopya gibi bir ülkenin 50 yıllık seragazı salımı atmosfere karışacak.
  • Türkiye bir taraftan kömür üretimin arttırmak için rödovans modelini kullanırken, diğer taraftan rödovans sözleşmeleri ile elektrik üretimi modelini hayata geçirdi.
  • Bugüne kadar bu model, 9 termik santrali ile 887 milyon ton kömür rezervi üstüne kurulu 3 GW kurulu güce ulaştı.Sadece rödovans sözlemesi yapılan bu santrallerin rezervlerinin yakılması atmosfere 780 milyon ton daha karbondioksitin atmosfere salınması anlamına geliyor.
  • Türkiye, geliştiridiği bu modelle yüksek karbon ekonomisinde özel sektörün dha güçlü oyuncu olmasının önünü açtı. Özelleştirilen 4,6 GW santraler ile birlikte, rödovans modeli de eklendiğinde 7,6 GW kurulu güç özel sektöre kazandırılmış oldu.
  • Rödovans ihalesi ile yapılan elektrik üretim sözleşmeleri iklim değişikliğini dikkate almadığı gibi mevzuatı da dikkate almamaktadır.

Raporun da ortaya koyduğu gibi, rödovans sözleşmesi ile elektrik üretimi, hem maliyetlerin düşürülmesi, hem de sağlanan ayrıcalıklarla düşük maliyetli olarak özel sektörün yatırımcı olmasını sağlayan önemli bir piyasa aracıdır.

 

Raporun basına yansıması: DHAHürriyetSözcü, Dünya

Raporun TBMM gündemine yanısması: Soru Önergesi, DHA

For English version of the report, click here.

Share Button

TBMM’nin İklim Değişikliği Politikalarında Rolü Raporu Açıklandı.

29 Şubat 2016, Ankara -“İklim Değişikliği Politikaları ve TBMM” başlıklı konferansta bir araya gelen milletvekilleri, uzmanlar ve sivil toplum kuruluşları TBMM’nin bu alandaki sorumluluklarını masaya yatırdı. Paris İklim Anlaşması sonrasına denk gelen bu toplantıda, iklim değişikliğinin dünyada ve Türkiye’de durumunu ve TBMM’nin faaliyetlerini içeren bir rapor sunuldu. Ana Rapor ve “Politikacılar için Özet” raporunu hazırlayan ekip adına konuşan ve projenin yürütücüsü olan Küresel Denge Derneği (KDD) Başkanı Dr. Nuran Talu, bu çalışmanın Türkiye’de bir ilk olduğunu ve Meclisin iklim değişikliği politikalarındaki rolünün bir resminin çekildiğini belirtti. Talu, bu çerçevede 22 Nisan 2016’da imzaya açılacak Paris Anlaşması öncesi, TBMM için önemli bir envanterin çıkarıldığını belirtti.

TBMM'nin İklim Değişikliği Politikalarında Rolü Raporu

Konferansta açılış konuşması yapan İngiltere Türkiye Büyükelçiliğinden Elçi Müsteşar Janet Douglas İngiltere’nin iklim değişikliği ile mücadele politikalarından bahsederek yeni iklim rejiminde parlamentoların sorumluluğunun altını çizdi.

TÜVİKDER (Tüketiciyi ve İklimi Koruma Derneği) Başkan Yardımcısı Önder Algedik, bir yıla yakın bu konu üzerine çalışıldığını, YasaDer üyelerine eğitimler verilerek raporun Meclis yasama uzmanlarıyla beraber hazırlandığını belirtti. Algedik toplantıda, raporda iklim değişikliği mücadelede Türkiye’nin sera gazı emisyonlarını azaltım ve etkilere uyum alanlarında durum tespiti yapılarak çıkan verileri paylaştı.

YASADER (Yasam Derneği) Başkanı Habip Kocaman bu çalışmada,, özellikle TBMM 24. Yasama dönemine ait bir çok kanunun ve o dönemdeki onbinlerce soru önergesinin, Meclis araştırma komisyonu raporlarının iklim değişikliği ile mücadele gözlüğünden tarandığını, böylece TBMM’nin yasama ve denetleme ile ilgili faaliyetlerinin ayrıntılı olarak rapora yansıtıldığını belirtti.

Katılan milletvekilleri yörelerinden örnekleri de içeren konuşmalarla iklim değişikliği konusunda TBMM’nin yaklaşımına dair görüşlerini bildirdi.

Rapordan Bazı Önemli Başlıklar:

  • Dünyada bilimsel raporlar, sıcaklık artışını 1,5C’de sınırlamak için 2015’den itibaren sera gazları salımını azaltması gerektiğini söylüyor.
  • Türkiye’nin sera gazı salımlarındaki artışta inşaat, elektrik üretimi ve ulaşım öne çıkan sektörler oldu.
  • Türkiye iklim değişikliği politikaları için dünyaya sunmuş olduğu niyet beyanında 2030 yılına kadar sera gazlarını arttırıyor.
  • Enerji Verimliliği Kanunu iklim değişikliğine atıf yapan tek kanundur
  • Yenilenebilir Enerji Kanunu ise sera gazları emisyonlarının azaltımına atıf yapan ilk kanundur.
  • Kalkınma Planında yerli kömürün tamamının elektrik üretimi için kullanılması gibi iklim değişikliği ile mücadelede sıkıntılı politikalar mevcut.
  • Çevre Kanunu’nun TBMM’deki müzakerelerinde iklim değişikliğine değinen milletvekili olmamış.
  • TBMM 24. Yasama döneminde 72.230 soru önergesi arasında içinde iklim değişikliği ve küresel ısınma geçen sadece 20 soru önergesi verilirken, çevre konuları ile ilgili 3 bin 559 soru önergesi verildi.
  • TBMM 24. Yasama döneminde 3 bin 308 Meclis araştırma önergeleri içinde doğrudan iklim değişikliği ve küresel ısınma geçen sadece 8 önerge olmuş, iklim değişikliği ile dolaylı ilgili diğer çevre konuları ile ilgili ise 594 araştırma önergesi bulunuyor.

TBMM’nin İklim Değişikliği Politikalarında Rolü Raporuna ve Politikacılar için Özet raporuna ulaşmak için tıklayınız.

Share Button

İklimi Değiştirirken Havamız Temiz Olabilir mi?

Bir süredir kentlerde yaygın bir sis yaşıyoruz. Sisle beraber, bir taraftan nefes almakta zorlanıyoruz, diğer taraftan hava kalitesinin kötü olmadığını, hatta iyi olduğunu hava izleme istasyonları ile ilgili internet sayfasından öğreniyoruz. Diğer yandan, Prof.Dr. Orhan Şen, sabahları görülen sisin hava kirliliği ile alakalı olduğuna dair sosyal medyada bir açıklamada bulunarak meteoroloji ile hava kirliliği bağlantısını kurunca resim biraz daha ilginç bir hale geldi. Şimdi gözle görünene, burunla koklanana mı inanacağız, yoksa istasyon verilerine mi? En doğrusu ölçümün sağlamasını yapmak, hesaplamak.

Öncellikle sis ile hava kirliliğini karıştırmamak gerekiyor. İlki meteorolojik, ikincisi insan kaynaklı. Ancak, kentte sis var ise, kentin çevresinden hava dolaşımını engelleyen yüksek binalar yapılmışsa, rüzgarın olmadığı bu durumlarda yakılan fosil yakıtlar sisin etkisini arttırıyor. Ulaşım, binalar ve sanayii özellikle yakıtları ile hava kirliliğine katkıda bulunuyor.

Hava izleme istasyonları bulunduğu yerdeki hava kalitesini ölçer. Yani bir sonuçtur. Kullanılan petrol ve kömürün kalitesinde zaman içindeki gelişme, bir nebze de olsa havadaki kirletici madde miktarını etkiledi. Yine de yanma varsa kirletici gazlar ve de iklimi değiştiren seragazları atmosfere salınır. Bu nedenle, tüketilen fosil yakıtlarının miktarını ve değişimini bilirseniz, oradan hava izleme istasyonlarının verilerinin sağlamasını yapabilirsiniz. Tek farkla, izleme istasyonları anlık ölçer, fosil yakıt kullanımı ise anlık tüketimi bilemediğiniz için yıllık düzeyde size veriyi verir.

Türkiye atmosfere 2013’de 1990’a göre %110 daha fazla sera gazları saldı. Peki kentlerde belirleyici olan binalarda fosil yakıt tüketimi ve karayolu ulaşımı kaynaklı karbondioksit miktarı ne kadar arttı? Sonuçta fosil yakıtları yakınca, yakıtın cinsi ve yakma biçimi ile alakalı bir şekilde karbondioksit gibi seragazı yanında havayı kirletici gazları da yakıyorsunuz. Hesabı eşitlemek için 1990 yılı salımlarına 100 diyelim. Bu durumda 2013 yılında binalarda 221, ulaşımda ise 256 birim atmosfere karbondioksit salınmış. Yani iklimi değiştiren ve havayı kirleten fosil yakıtlarda ciddi bir artış söz konusu.

Bu durumu zaman içinde de görelim. Grafikte de göreceğiniz gibi, 2000 yılına kadar hem karayolu ulaşımında hem de binalarda karbondioksit salımlarımız belli bir aralıkta seyrediyor. Sonrasında aralığın üstüne çıkıyor ve 2007’den sonra ikisi de hızla yükselmeye başlıyor. Yani bugün geçmişten daha fazla fosil yakıt kullanıyoruz.

KentlerdeFosilYakıt

Bugün ekonomi politikasının adı yüksek karbon ekonomisi. Yani yüksek binaların çevrelediği kentler, daha fazla kömür, petrol ve doğalgaz kullanan bina ve ulaşım sektörlerine sahibiz. Düşük karbon ekonomisine geçmeyi düşünmediğimiz içinde enerji verimliliği ve tasarrufu politikalarında yer bulmuyor. Sonuçta daha fazla fosil yakıt için daha fazla parayı doğrudan ve dolaylı olarak ödüyoruz.

Şimdi soru şu, bu kadar iklimi değiştiren fosil yakıt kullanımı artarken, kentlerimizin havasının temiz olduğunu düşünebilir miyiz?

Share Button

Afşin-Elbistan Termik Santrali Raporu; Enerji Üretmekten Çok İklimi Değiştiriyor.

Türkiye’nin son yıllarda önem verdiği Afşin-Elbistan linyit rezervi üstüne Önder Algedik tarafından hazırlanan rapor, yatırımların elektrik üretiminden çok iklim değişikliğine katkısı olduğunu ortaya koyuyor.

AEL-Rapor

Rapora ulaşmak için tıklayınız.

Türkiye yüksek karbonlu büyüme için bir taraftan Afşin-Elbistan C, D ve E sahalarını kamu yoluyla geliştirmeye çalışırken, özel sektörün yatırımlarına da önünü açıyor. Rapor, Afşin-Elbistan örneği üstünden Türkiye’nin enerji politikalarına dair önemli ip uçları veriyor:

  • 1984’de ara verilen kömür arama faaliyetleri 2005’de yeniden başladı.
  • Arama faaliyetleri sonucunda Afşin-Elbistan linyit rezervi 4,8 milyar tona çıktı. Bir anlamda her 3 linyitin biri Afşin Elbistan’da bulunuyor.
  • 2015 yılına kadar 405 milyon ton kömür yakılması karşılığında 173,3 milyon megawatt saat elektrik üretilirken atmosfere 200 milyon ton karbondioksit salındığı tespit edildi.
  • 3,4 milyar dolar ilk yatırım maliyetine rağmen ortalama 8 bin saat çalışma süresini yakalamıyor. 8 ünitenin ortalama çalışma süresi 2012’de 2422 saate kadar düşmüş durumda.

Rapor ayrıca rezervin elektrik üretimi ile yakılması durumunda iklim değişikliğini durdurmanın zorluğunu da ortaya koymakta. Kalan rezervin yakılması ile atmosfere 2,4 milyar ton karbondioksit salınacağı tespit edilirken zararlarının bununla sınırlı kalmadığına ortaya koyuyor.

Sadece 2014 yılında çıkartılan kömürün yakılması sonucunda 2,7 milyon ton uçucu külün bacalardan verilerek çevreye yayıldığı, A santralinde baca gazı de-sülfürizasyon tesisi olmadığı için 270 bin ton civarında kükürt içeriğinin ne kadarının kükürt-dioksit olarak atmosfere verildiği ise bilinmemektedir.

Share Button

Türkiye Enerjisini Neden İsraf Ediyor?

Soma maden kazası ardından 17 Mayıs günü dönemin Hükümet Sözcüsü Hüseyin Çelik gelen eleştirileri “Türkiye’nin enerjiye ihtiyacı var” diyerek cevapladı. Ermenek maden kazası ve Yırca köyünde zeytinliklerin termik santral yapılması için kesilmesi tartışmasında yine aynı sahne yaşandığında, Başbakan Yardımcısı ve şimdiki Hükümet Sözcüsü Arınç ” Dağ taş zeytin ağaçlarıyla dolmuştur. Ama Türkiye’nin enerjiye de ihtiyacı var” açıklamasını yaptı.

Burada hükümet açık bir biçimde daha fazla iklimi değiştiren enerji biçimlerini tercih ettiğini ortaya koyuyor. Meseleyi biraz derinlemesine incelediğimizde, karşımıza israf edilen enerjiden para kazanan ve uygun sektörler yaratılarak ekonomi böylece büyüten bir devlet çıkıyor.

Daha fazla kömür ve petrol gelir demek!

2013 yılında Türkiye 55,9 milyar TL enerji hammaddesi ithal etti. Bu kalemlerin içinde kömür, petrol ve doğalgaz bulunuyor. Bu üç fosil yakıttan devlet doğrudan kullanılması, ya da elektriğe çevrilerek kullanılması üstünden çeşitli vergiler topluyor. Bunlardan sadece 2013 yılı içinde petrol ve doğalgazdan alınan ÖTV’nin toplamına baktığımızda, bütün KDV gelirlerinden de, bütün kurumların vergilerinden daha fazla olduğunu görüyoruz. Sadece 2013 yılında petrol ve doğalgaz satış kalemi içinde elde edilen ÖTV geliri 45 Milyar TL’ye ulaşmış durumda..

Gelir Kalemleri 2013 Geliri
Kurumlar Vergisi 30 milyar TL
Dahilde Alınan KDV Geliri 38 Milyar TL
Petrol ve D.Gaz’dan alınan ÖTV 45 Milyar TL
                            2013 Bütçe Gelirleri; 326 Milyar TL

Dolayısıyla, Türkiye’de ithal edilen fosil yakıt ya hammadde ya da elektrik gibi ürünlerle KDV, ÖTV, TRT Vergisi gibi bir dizi kalemle devlete ciddi gelir sağlıyor. Aslında Türkiye enerjiyi tasarruf etmek ve verimli kullanmak yerine daha fazla boşa harcanmasını sağlayarak ciddi bir fosil yakıt ekonomisi kurmuş durumda.

Yerli kömür çözüm mü?

Türkiye bir taraftan enerji hammaddelerini ithal ederken, ithalat faturasını bahane ederek yerli üretimi de zorluyor. Bu süreçte pahalı fosil yakıt üretimini sübvanse edecek modelleri oluşturuyor. 2005 yılında rödovansın yasalaşması, çevre ve işçi sağlığı kriterlerinin düşürülmesi ile Türkiye yerli üretimini ciddi bir oranda arttırdı. Buradaki faturanın görünenden daha kötü olduğunu Soma faciası ardından öğrendik. Daha önce 135 dolara çıkartılan bir ton kömür 24 dolara rödovans yoluyla çıkartıldı. Bu fark birilerinin cebine kar olarak giderken asıl faturayı 301 madenci canıyla, bizlerse hem faturalarımızla, hem de yaşadığımız beklenmeyen iklim olayları ile ödedik. Böylece yerli kömür politikası 2012’de 2002’ye göre %32 daha fazla kömür üretimine yol açtı.

Enerji nasıl israf ediliyor?

Türkiye’de uygulanan yüksek karbon ekonomisinin daha fazla fosil yakıt ve bu yakıtların üstünden alınan vergilerle devlet bütçesine kaynak yaratma üstüne kurulduğu aşikar. Üretimin gelire dönüşmesi için tüketimin arttırılması gerektiği de ortada. Bunun araçlarını konut sektöründe 2006-2007’de oluşturdu. 2006 yılında yapılan değişiklikle kat mülkiyeti kanunu ile merkezi ısıtmalar bir anda bireysel ısıtma sistemlerine döndü, ardından da doğalgazı her kente bağlayarak kullanımını arttırırdı. 2007’de 0,34 dolar cent olan doğalgazın tüketici fiyatını 0,54 dolar cente çıkartarak insanları kömüre dönmeye zorladı. Bütün bunlara ek olarak inşa edilen yeni konutların standartları zayıflatıldı, daha enerji yoğun konut biçimlerine geçilmesine zemin hazırladı ve konutlarda enerji tüketimi arttırıldı. 2012 yılında konutlarda ısınma ve mutfak için kullanılan enerji 1990’a göre %238 artmış durumda. Yani 1990’larda 100 birim enerji ile tüm konutlar yılı geçirirken, 2012’ye geldiğimizde bu miktar 338 birim enerjiye çıktı. Böylesi bir gelişim için daha verimsiz konutlar, daha işlevsiz geniş yapılara ihtiyaç vardı. Nitekim kentsel dönüşüm politikaları ile pompalanan konut furyası bu işe hizmet etti.

EnerjiIsrafiKonut

İsraf edilen enerji toplumsal ve iklimsel felaket demek!

Türkiye’nin daha fazla fosil yakıt ile daha fazla bütçe geliri modelinin toplumsal ve çevresel olarak ciddi sorunlar doğurduğunun ve daha da önemlisi iklim değişikliği ile mücadeleyi kösteklediğinin bugün herkes farkında. Yaz aylarında yaşadığımız anlık ve şiddetli aşırı hava olayları, kent merkezlerini bunaltan hava sıcaklıklarının ardından yağışların sel felaketlerine dönüşmesi toplumda iklim değişikliğinin geldiği noktayı tartıştırdı. İklim değişikliğinin bilimsel raporlarda kaldığı yıllar geride kaldı. Türkiye’de kömür üretiminin yaşadığımız yüzyılın ne kadar gerinde olduğu ve her çıkarılan kömürün işçilerin yaşamlarını değiştirdiği gibi iklimi de değiştirdiği artık toplumsal akla yerleşmiş durumda.

İsraf etmesek?

Daha verimsiz konutlar, daha verimsiz ulaşım çözümleri enerjiyi boşa harcamaktan başka bir işe yaramıyor. Bugün dünya ekonomisi daha az enerji, daha az nükleer, daha az kömür üstüne kurulu bir modelde yarışıyor. Uluslararası Enerji Ajansı’nın beyanına göre 2000-2012 arasında Almanya yıllık ortalama %0,75, İngiltere %1,15 enerji tüketimini azaltmış. 2018 yılında sonra ise AB ülkeleri öne yeni evleri, ardından da diğer binaları sıfır enerjili evler standardına yaklaştırmayı zorunlu kılıyor. Yani dünya artık enerjisini korumaya çalışıyor.

Gelişmekte olan ülkelerin enerjiye ihtiyacı var olduğu ‘mit’i de artık ölüyor. G20 masalarında birlikte oturduğumuz Güney Kore hükümeti hazırladığı yeni enerji planında artık santral yapmak değil, enerjiyi yönetmeye karar verdiklerini açıkladı. Çözümü de enerji verimliliği ve iklim dostu enerji yatırımları ile ortaya koyacaklarını duyurdu.

Enerjimizi israf ettiğimiz halde “enerjiye ihtiyacımız” var denilmesinin gerçeği perdelemek dışında bir anlam ifade etmediği çok açık değil mi?

 

Share Button

Türkiye’nin 2012 İklim Karnesi: Yapılmaması Gerekeni Yapmak!

Her yıl olduğu gibi, Türkiye hazırlamış olduğu ulusal sera gazı envanterini Birleşmiş Milletler İklim Değişikliği Sekretaryası’na teslim etti ve ilgili iki rapor sekreterya internet sayfasında 15 Nisan tarihinde yayınlandı. İletilen verilere göre, Türkiye 2012 yılında 2011’e göre atmosfere %3.7 , 1990 yılına göre de %133.4 oranında daha fazla seragazı saldı. Böylece, iklim değişikliğini durdurmak için emisyonları 2020’de  1990 yılına göre %25-40 mertebesinde azaltma hedefine karşı güçlü fosil yakıt politikasını sürdürdü. Hükümetlerarası İklim Değişikliği Paneli-IPCC’nin 2007’de yayınlamış olduğu 4. Değerlendirme Raporu’nda yer alan uyarıları kenara bıraktığı gibi, bugünlerde parça parça yayınlanan 5. Değerlendirme Raporu’nda önceki rapora göre daha kesinleşmiş ifadelerin de ülke politikalarında yeri olmadığını ortaya koydu.

Ancak Türkiye’nin teslim etmiş olduğu CRF (Ortak Raporlama Formatı) ve NIR (Ulusal Envanter Raporu) bundan çok daha fazlasını anlatıyor.

Envanter Raporları Ne Anlatır?

“Nitekim kuraklığın yoğun olduğu 2007 yılında hidroelektrik enerji eksikliği doğalgaz ve kömür santrallerine yüklenilerek geçiştirilmiş. Bu bile aslında herhangi bir iklimsel olaya karşı ne kadar hazırlıksız olduğumuzun bir göstergesi.”

2007 Yılı Envanter Değerlendirmesi, O.Algedik

Sekreterya’ya iletilen raporlar IPCC’nin yöntemlerine göre hazırlanır ve genel olarak ülkenin iklim karnesini ortaya koyar. İklim karnesi dikkatli incelendiğinde, yöntem ve arka plan irdelenerek güncel politikalar ile ilişkileri kurulduğunda iklim değişikliği politikaları dışında pek çok noktayı görebilirsiniz. 2007 yılında yaşanılan kuraklığın etkisi ve enerji politikalarına yansımasını bildiğinizde 2014 kuraklığı ile politikaların aynen devam ettiğini öngörülebilir, ekonomik bir pazar çalışması yaptığınızda düşük karbon ekonomisinin değil, yüksek karbon ekonomisinin Türkiye’de çalıştığını anlayabilirsiniz. Hatta, yükselen sektörleri, iklim değişikliğine vatandaşa çözümün sunulmadığını, geleceğin ne tür senaryolar doğurabileceğini de anlayabilirsiniz.

Envanter Raporları Ne Kadar Doğru?

Teslim edilen envanter raporları, IPCC’nin metotlarına uygun hazırlanır ve her sene bir uzman grubu tarafından gözden geçirilir. Şimdiye kadar Türkiye’nin teslim ettiği envantere dair uzman raporlarında bir dizi uyarı yer aldı.

Raporlamanın kalitesi açısından bazı göstergeler yer almaktadır. Örneğin envanterin dörtte üçünü kapsayan yakıt kullanımı sektörel ve referans yaklaşım ile hesaplanır iki yaklaşımın aynı sonucu vermesi beklenir. Burada da metot kaynaklı %2’lik bir sapmaya da izin verilir. Farkın fazla olması durumunda ise bir açıklama yapılması, bunun kaynağının raporlanması gerekir. Türkiye’nin bu sene verdiği raporda fark ise, şimdiye kadar verdiği raporların arasında en kötüsü sayılabilecek olan, %9,23 gibi yüksek bir farka sahiptir.

Bu örnekleri derinleştirmek mümkün. Ama asıl önemlisi raporu ne kadar referans alacağımız. Raporda verilen yüzlerce rakamın kendi iç tutarlılığı dikkate alındığında, elmaları elmalarla, armutları armutlarla karşılaştırdığınızda, doğru bir yöntemle okunan rapor geçmişi ve geleceği anlatacak bir dizi veri ortaya koyacaktır.

2012de Ne Oldu?

Türkiye 1990 yılına göre 2011’de seragazı emisyonlarını %125,1 arttırmıştı. 2012’de süren yüksek karbon ekonomisi ile bu artışı % 133,4’e çıkardı (Grafik-1).

Grafik 1- 1990 yılına göre Türkiye’nin seragazı emisyonlarında yüzde olarak artış. (Kaynak: CRF 2012)

Grafik 1- 1990 yılına göre Türkiye’nin seragazı emisyonlarında yüzde olarak artış. (Kaynak: CRF 2012)

Böylece, 1990-2001 arası %3,7 seviyesinde olan ortalama artış, 2001-2012 arası %4,3 gibi oldukça yüksek bir artış seyrine çıkmış oldu. 1990 yılında 188,43 milyon ton olan seragazı emisyonu böylece 2012’de 439,87 milyon tona ulaştı. Bilim dünyası iklim değişikliği durdurmak için kişi başı salımların 2 ton seviyesini çekilmesini önerirken, Türkiye bu hedefe denk gelen toplam salımlar ile olan makası daha da büyüttü (Grafik-2).

Grafik 2- Türkiye’nin yıllık seragazı emisyonları, milyon ton olarak (Kaynak: CRF 2012)

Grafik 2- Türkiye’nin yıllık seragazı emisyonları, milyon ton olarak (Kaynak: CRF 2012)

Emisyonların temel sektörlere dağılımına bakıldığında %70’inin enerji kaynaklı olduğu, %14 ile sanayinin ikinci büyük paya sahip olduğu, %8 pay ile tarım ve %4 pay ile atık sektörünün takip ettiği envanterden anlaşılmaktadır (Grafik-3).

Grafik 3- 2012 seragazı emisyonunun ana sektörlere dağılımı

Grafik 3- 2012 seragazı emisyonunun ana sektörlere dağılımı

Artışın kaynağına anlamak için temel sektörler baktığımızda, bütün sektörlerde artış olduğunu görüyoruz. 7,3 milyon ton artış ile enerji sektörü başı çekerken, sanayi sektöründe 4,2 milyon ton artışı tarım ve atık sektörü takip ediyor (Grafik-4)

Grafik 4-Türkiye’nin 2011 yıla göre 2012’de emisyon  artışının sektörlere dağılımı

Grafik 4-Türkiye’nin 2011 yıla göre 2012’de emisyon artışının sektörel dağılımı

Kim arttırdı?

Genel analizden sonra, artışın temel kaynağını ve temel kaynak ile politikaların bağlantısını kurmak 2012 yılını anlamak açısından faydalı olacaktır. Şimdiye kadar sadece seragazı üstünden yaptığımız hesaplamaları bu bölümden itibaren sadece karbondioksit üstünden yaparak kendi içinde karşılaştıracağız.

7,3 milyon ton olan toplam seragazı emisyonundaki artış ve %70 pay ile enerji en belirleyici sektör durumunda. Enerji sektörünün altında enerji kullanan sektörlerin kırılımı yapıldığında bir kısmında azaltım, bir kısmında ise artış görülüyor. Diğer sera gazlarını dikkate almadan baktığımızda, artan ve azaltanlar toplandığında 6,9 milyon ton daha fazla karbondioksit’in atmosfere salındığını görüyoruz.

Bu artışta 2 önemli kalem var ki politikanın envanterde ne kadar belirleyici olduğunu ortaya koyuyor.

Karayolu taşımacılığında kullanılan petrol nedeniyle salımlar 2012 yılında 2011’e göre %33,8 artarak 41,47 milyon ton’dan 61,24 milyon tona çıkarak tarihi bir rekor kırdı. 14 milyon ton karbondioksitin daha fazla salındığı 2012, duble yollar, kent içi otoyollar, azalan toplu taşıma politikalarının ne nedenli iklimi değiştiren politikalar olduğunu 2012 envanteri ile gözler önüne serdi. 2012 yılında yakılan dizel yakıttan kaynaklanan karbondioksit, linyit yakararak elektrik üreten santrallerin atmosfere saldığı karbondioksit miktarını 2012 yılında geçti.

Konutlarda ısınma ve yemek pişirme amaçlı olarak kullanılan fosil yakıtlardaki artış ise bir önceki yıla göre %17,6 oranında gerçekleşti. Fuel-oil gibi sıvı yakıt kullanımı -arz payına rağmen- ciddi oranda düşerken, doğalgaz ise pahalı bir yakıt olması nedeniyle % 4 oranında daha az kullanıldı. Artışın amiral gemisi ise kömür oldu. 2012 yılında konutlarda, 11,6 milyon daha fazla kömür kaynaklı karbondioksit atmosfere verilirken, yıllık artış %42 olarak gerçekleşti. Böylelikle, doksanlı yıllardan itibaren azalan kömür kullanımı kentlerin havası değişirken, 2002’den itibaren tekrar yükselişe geçerek konutlarda ana yakıt malzemesi olarak doğalgazın tahtına oturdu.

Grafik 5- 1990-2012 yılı arasında konutlarda fosil yakıt kullanımına göre seragazı emisyonu (bin ton olarak)

Grafik 5- 1990-2012 yılı arasında konutlarda fosil yakıt kullanımına göre seragazı emisyonu (bin ton olarak)

Böylesi bir artışın kaynaklarını anlamak için enerji kullanımı olarak konut sektörünü incelemek gerekmektedir. 1990’lı yıllarda kişi başına bir birim fosil yakıt yakılarak konutlarda enerji ihtiyacı karşılanırken, karşılığında bir birim karbondioksit emisyonu ortaya çıkıyordu. Bu değer, 1990-2002 arası hemen hemen mevsimsel değişiklikler dışında aynı kaldı ve 2012 yılında kişi başına düşen enerji tüketimi ve karbondioksit emisyonu iki katına çıktı.

Burada iki sorun alanı karşımıza çıkmakta. İlki kentleşme politikaları. Daha geniş evler, daha verimsiz konut sistemleri ile yaşadığımız binalar daha fazla enerji tüketen birimlere dönüştü. Burada rezidansların, TOKİ’nin yaptığı binaların rolünü unutmamak gerekiyor. Ayrıca kat mülkiyeti kanununda yapılan değişiklik ile 2007’den itibaren merkezi ısıtma sistemlerinden bireysel ısıtmaya geçiş ciddi bir kırılma noktası oldu.

İkincisi ise doğalgaz fiyat politikası. Doğalgaz fiyatlarının oldukça yüksek olması, bireysel kullanıcıları kombi yerine soba yakmaya zorladı. 2007 öncesi merkezi ısıtmaya sahip konutlar kanunun yarattığı fırsatla kombiye geçti ama bu süreçte de faturalar pahalı gelmeye başlayınca kömür kullanımına dönmeye başladı.

Kentsel dönüşüm ve 3. Havalimanı?

Kentsel dönüşüm adıyla bugün pek çok konut ömrü bitmeden yıkılırken, yeni betonarme konutlar için ciddi bir çimento kullanımı söz konusu. Taksim meydanı bile betonlaşırken, envanterde bu politikaların iklime olan sonuçlarını da görmek mümkün. 1,4 milyon tonu çimento sektörünün enerji ihtiyacından, 2,6 milyon tonu çimento üretiminde kullanılan işlemlerden kaynaklı olmak üzere sektörde toplam 4,1 milyon ton karbondioksit emisyonu artışı gerçekleşti. Yıllık artış %8 oldu.

Havacılık sektörü de iklim açısından gün geçtikçe tehlikeli hale gelmeye 2012 yılında da devam etti. Yurtiçi uçuşlar kaynaklı  %12 daha fazla karbondioksit 2012’de atmosfere salındı. Uluslararası uçuşlar için verile yakıtlar ise- envanter toplamına etki etmese de- %5’lik bir artış gösterdi.

2012 Kömür Yılı Başarılı oldu mu?

Enerji Bakanlığı tarafından 2012 yılı kömür yılı ilan edilmiş, elektrik üretiminde kömür yatırımlarına dair bir dizi destek açıklanmıştı. 2012 yılında program başarısını gösterdi ve petrol ve doğalgaz’dan kaynaklı salımlar az miktarda azaldı. Buna karşılık, 2011’de 66,2 milyon ton olan kömür kaynaklı karbondioksit emisyonu 2,5 milyon ton artarak 2012’de 68,7 milyon  tona ulaştı.

Sonuç olarak…

1992’de müzakere edilen İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi’ne 2004’de, 1997’de müzakere edilen Kyoto Protokolü’ne 2009’da katılan Türkiye, 2009’da görüşülen Kopenhag Uzlaşması sonucunda hiçbir azaltım hedefi vermedi. 2012 envanteri Türkiye’nin uluslararası düzeyde olduğu gibi ulusal düzeyde de hiçbir adım atmadığı gibi, iklimi değiştirmek için bütün araçları ekonomi adına kullanacağını ortaya koyuyor. Bu haliyle son envanter Türkiye’nin “yüksek karbon ekonomisi” merkezli politikayı tercih ettiğini ortaya koyuyor. Sonucunda da, doğa tahribatına yol açan inşaat, enerji ve ulaşım politikalarındaki gelişmeler  iklimi de değiştiren seragazı emisyonlarına hızla ve şiddetle yansıyor.

Türkiye’nin 2012 yılında gerçekleştirdiği faaliyetleri atmosfere saldığı seragazları üstünden anlatmaya çalıştık. Bunu yaparken de yüzdeler üstünden tanımlamayı daha anlaşılır kılmak için tercih ettik. 1990 yılına göre %25-40 azaltım yapılması gereken noktada  tek bir yılda karayolu taşımacılığında %33,8, toplamda ise %3,7 artış yapmasının yaşamsal karşılığı dikkate alınmak zorunda. 2012 yılı seragazı envanter raporları, Türkiye’nin iklim değişikliği konusunda yapılmaması gereken her şeyi yaptığını gösteriyor.

Türkiye'nin teslim etmiş olduğu envanterin kapağı

Türkiye’nin teslim etmiş olduğu envanterin kapağı

 

 

Share Button